Haber Detayı
Işığın, şöhretin ve arka sokakların fotoğrafı: Ara Güler’in Cannes’ı
Ara Güler Müzesi’nin yeni sergisi “Cannes!”, yalnızca yıldızların parıltısını değil, o parıltının ardındaki gerçek hayatı da görünür kılıyor. Sinemanın altın çağı, bu kez bir foto muhabirinin gözünden yeniden kuruluyor.
Ara Güler Müzesi’nde açılacak “Cannes” sergisinde ustanın objektifinden çıkan kareler, ilk bakışta tanıdık bir dünyanın kapısını aralıyor: kırmızı halılar, ünlü yüzler, kalabalıklar… Ama birkaç adım sonra anlıyorsunuz ki bu sergi, o alışılmış görüntülerin peşinde değil.
Daha çok, o görüntülerin arasındaki boşluklara bakıyor. 22 Nisan’da kapılarını açacak sergi, 11 Ekim tarihine kadar izlenebilecek.
Ama takvimden çok, hafızaya bırakacağı iz önemli.
Bir festivalin ritmi Cannes Film Festivali denildiğinde akla ilk gelen şey çoğu zaman ihtişamdır.
Oysa 1950’lerin sonu ile 60’ların başı, bu ihtişamın henüz katılaşmadığı, daha geçirgen, daha insani bir dönem.
La Croisette boyunca uzanan o sahil şeridi, yalnızca yıldızların yürüdüğü bir alan değil; gazetecilerin koşturduğu, meraklı bakışların peş peşe dizildiği, sürpriz karşılaşmaların yaşandığı canlı bir sahne.
Ara Güler’in kareleri tam da bu hareketi yakalıyor.
Bir yıldızın bakışı ile onu izleyen kalabalığın merakı aynı kadrajda buluşabiliyor.
Bazen bir basın toplantısının ciddiyeti, birkaç dakika sonra sahil kenarındaki bir kahkahayla yer değiştiriyor.
Yıldızlar ve onların gölgesi Sergide Brigitte Bardot, Sophia Loren, Grace Kelly, Federico Fellini, Orson Welles, Jean Cocteau, Michelangelo Antonioni, Kim Novak ve François Truffaut gibi isimler var.
Ama bu serginin asıl gücü, bu isimleri yalnızca “ikon” olarak sunmamasında.
Onları beklerken sıkılan bir hâlde, bir sohbetin ortasında, ya da kalabalığın içinde kaybolmuşken görmek mümkün.
Bu da yıldız kavramını biraz yerinden oynatıyor.
Şöhretin kendisini değil, hâlini gösteriyor.
Üç katmanlı bir hikâye Sergi üç bölüm etrafında kurgulanmış: Sahne, festival ve kutlama.
Sahne bölümünde Cannes, başlı başına bir film setine dönüşüyor.
Oteller, plajlar, kalabalıklar… Her şey bir dekor gibi ama bir o kadar da gerçek.
Festival bölümünde izleyenle izlenen arasındaki ilişki öne çıkıyor.
Kamera sadece sahneye değil, seyirciye de dönüyor.
Kutlama bölümünde ise gecenin ritmi devreye giriyor.
Işıklar biraz daha yumuşuyor, resmiyet çözülüyor, insanlar kendileri olmaya yaklaşıyor.
Bu üç katman, yalnızca bir festivalin değil, bir dönemin ruhunu kuruyor.
Foto muhabirinin tanıklığı Ara Güler’in Cannes’a ilk gidişi 1957.
Sonrasında ise bu yolculuk bir alışkanlığa, hatta bir tür bağa dönüşüyor.
Yeni İstanbul gazetesi ve Hayat Mecmuası için yaptığı foto-röportajlar, yalnızca bir görevin yerine getirilmesi değil; aynı zamanda sinemaya duyduğu merakın ve yakınlığın bir sonucu.
Sergide yer alan gazete kupürleri, kontakt baskılar ve basın kartları, bu ilişkinin izlerini taşıyor.
Fotoğraflar kadar, o fotoğrafların nasıl üretildiğini görmek de mümkün.
Bu da sergiyi yalnızca estetik bir deneyim olmaktan çıkarıp, bir meslek pratiğinin belgesine dönüştürüyor.
Bir dönemin içinden geçmek Bugün Cannes hâlâ var, hâlâ ışıltılı, hâlâ cazibeli.
Ama o erken yılların doğallığı, o yarı profesyonel yarı kaotik atmosferi artık yok. “Cannes!” sergisi, işte o kaybolan hâli geri getiriyor.
Ama nostalji yapmadan.
Daha çok, şunu hatırlatarak: Her büyük hikâyenin ardında, küçük anlar vardır.
Ve o anları yakalayabilenler, zamanı gerçekten kayda geçirir.
Ara Güler’in yaptığı da tam olarak bu.
Sahnenin ve akademinin zarif tanığı: Dikmen Gürün’e bir ömürlük unvanYaşam Keyfi