Haber Detayı

Zeytin yağlı yiyemem aman
Kenan koç internethaber.com
15/04/2026 00:35 (2 gün önce)

Zeytin yağlı yiyemem aman

“Zeytinyağlı yiyemem aman Basma da fistan giyemem aman Senin gibi cahile Ben efendim diyemem aman”

Bazı türkülerimiz yalnızca belli bir dönemin yaşantısını değil, toplumların geçirdiği büyük değişimleri de içinde taşır.

İlk bakışta bir sitem, bir naz, bir gönül kırgınlığı gibi görünen bu sözler, günümüzde başka bir anlam katmanıyla yeniden okunmayı hak ediyor.

Çünkü modern toplumun yaşadığı kırılmalar, bazen bir türkü dizesinin taşıdığı itiraz kadar açık, bazen de o itirazın zamanla sessizleşmesi kadar derindir.

Türkiye’nin son yarım yüzyılda geçirdiği toplumsal dönüşüm, yalnız ekonomik göstergelerle açıklanabilecek bir süreç değildir.

Mesele, üretimden tüketime kayan bir hayat düzeninin, kültürel hafızayı ve insanın kendini tanımlama biçimini nasıl dönüştürdüğüdür.

Türkiye’de geleneksel üretim kültüründen kopuş, yalnız dış baskıların değil; iç politika tercihleri, artan maliyetler ve tüketim alışkanlıklarının dönüşmesiyle birlikte oluşmuş çok katmanlı bir kırılmadır.

Önce üretim kültürü zayıfladı.

Kırsal hayatın taşıdığı yaşayış biçimi, yalnız toprağa bağlı bir ekonomik düzen değil; aynı zamanda bir kültür taşıyıcısıydı.

Tarla, bağ, bostan, dokuma tezgâhı, köy pazarı, imece, ekmek kokan tandırlar… Her biri, bir hayat bilgisinin, bir toplumsal hafızanın ve geçmişten geleceğe kuşaklar arası aktarımınküçük parçalarıydı.

Dahası üretim, yalnız geçim sağlamıyordu; aynı zamanda sabrı, emeği, aileyi, paylaşmayı ve birlikte yaşamayı öğretiyordu.

Bir köyü köy yapan yalnız evler değildir.

Ekimi, biçimi, hasat zamanı, imecesi, dokuması, süt ürünleri, kış hazırlığı, düğün gelenekleri, mevsimlik işler… bütün bunlar üretim etrafında doğan bir hayat bilgisidir.

Kırsal alanların sürekliliği, yerel hayat biçimi kültürel peyzajın korunması için zorunludur.

Üretim çekildiğinde yalnızca ekonomik düzen değil, kültürün damarları da kurur.

Çünkü yerel üretim sistemi ile gündelik hayat düzeni, kültürel mirasın en canlı taşıyıcısıdır.

Zaman içerisinde o yapı da çözülmeye başladı…Dış baskılar… içeride değişen alışkanlıklar…Artan girdiler, ağırlaşan yükler, değersizleşen kırsal emek…Eksilen toprağın bereketi, insanın inancı…birer birer üretimden çekilen eller …Geride kalan ise sadece derin bir sessizlik… Kırsal alanlardan kopuş, köylülüğün çözülmesi ve üretim ilişkilerinin dönüşmesi bu sürecin en görünür sonuçları oldu.

İsteyerek değil; mecbur bırakılarak.

Tarım politikaları, toprağın sesine göre değil, piyasanın diline göre yeniden biçimlendirildi.

Bununla birlikte modern hayatın sunduğu kolaylık, hız ve hazır tüketim imkânları, bu kopuşu hızlandırdı.

Burada önemli olan yalnızca dış dayatmalar değildir.

Asıl kırılma, bu baskıların içeride bir alışkanlık halini almasıydı.

Dışarıdan dayatılan ekonomik modeller, içeride kolaycılığa dönüşen tercihlerle birleşince kültürel kopuş hızlandı.

İnsanlar giderek kendi hayatlarını kuran insanlar olmaktan uzaklaşıp, kendilerine sunulan hayat biçimlerini satın alan tüketicilere dönüştü.

Köyde yaşayan insanın bile kendi bostanından değil market rafından alışveriş yapması, bu dönüşümün somut örneğidir.

İşte burada başladı belki de gönüllü kölelik.

Çünkü insan, kendi ürettiğine değil de yalnız satın aldığına bağımlı kaldığında, farkında olmadan özgürlüğünden de uzaklaşır.

Sömürü bazen zorla, baskıyla değil, alışkanlık üzerinden kurulur.

Sahte ihtiyaçlar ve tüketim arzusuna gönüllü teslimiyet, modern insanın farkında olmadaniçine çekildiği yeni bağımlılık biçimidir.

Bu noktada sorun domatesin nereden alındığıyla ilgili değildir.

Sorun, insanın kendi emeğiyle kurduğu hayatla olan ilişkisinin zayıflamasıdır.

Tüketim artık sadece ihtiyaç gidermeye yönelik bir faaliyet olmaktan çıkmış; kimlik, statü ve aidiyetin belirleyicisi haline gelmiştir.

İnsan artık ihtiyacı olduğu için değil; kendini iyi hissetmek, ait olmak, görünmek ve eksildiğini düşündüğü boşluğu doldurmak için tüketiyor.

Böylece tüketim, ihtiyaçtan çok bir kimlik tanımına dönüşüyor.

İnsan ne yediğiyle, ne giydiğiyle, hangi mekânlarda bulunduğuyla ve hangi markaları tercih ettiğiyle kendini tarif etmeye başlıyor.

Sosyalleşme de giderek üretim, paylaşım ve komşuluk ekseninden çıkıp tüketim odaklı bir biçime dönüşüyor.

Artık bir araya gelişler, birlikte üretmekten çok birlikte tüketmek üzerinden kuruluyor.

İşte bu, çok sert bir kültürel kırılmadır.

Artık insan yaşamak için tüketmiyor; kendini tanımlamak için tüketiyor.

İşte tam bu noktada, üretimle kurduğu bağ da zayıflamaya başlıyor.

Böylece üretim kültüründen kopuş, kültürel hafızanın da çözülmesine yol açmıştır.

Çünkü kültür, yalnız yazılı metinlerde veya müzelerde yaşamaz.

Kültür, gündelik hayatın tekrar eden pratiklerinde yaşar.

Bir yemeğin hazırlanışında, bir kumaşın dokunuşunda, bir mevsim hazırlığında, bir atasözünde, bir türkünün söylendiği bağlamda… Üretim çekildiğinde, bu kaynaklar da kurumaya başlar.

Bir ürün kaybolduğunda yalnız ekonomik bir değer kaybolmaz.

O ürüne ait kelimeler, gelenekler, iş yapma biçimleri, hatta duygular da zamanla silinir.

Mesela pamuk yalnız tarladan çekilmez; onunla birlikte çırçır, dokuma, basma, çeyiz kültürü ve kumaş hafızası da sessizce geri çekilir.

Bu çeşitlilik yalnız ekonomik zenginlik değil; medeniyet birikimidir.

Bir ürün kaybolduğunda, aslında bir kelime kaybolur.Bir usul kaybolur.Bir yemek, bir düğün, bir atasözü, bir türkü kaybolur.

Belki de bugün “zeytinyağlı yiyemem” diye başlayan sitem, tam da bu yüzden bu kadar tanıdık gelir bize.

Çünkü mesele zeytinyağı değil artık.

Mesele, kendi olanı yiyemeyen, giyemeyen, üretemeyen bir toplumun iç burukluğudur.

Böylece toplum, yalnız toprağından değil, toprağın anlamından da uzaklaşır.

Bugün yaşanan kültürel yabancılaşmanın temelinde biraz da bu vardır.

Üretimden çekilen toplum, hafızasından da çekilir.

Çünkü kültür yalnız anlatılmaz; yaşanır.

Ve en çok da emek içinde yaşanır.

Tarla, tezgâh, tandır, dokuma, bağ bozumu… Bunlar kültürün canlı kaynaklarıdır.

Yerel üretim sistemi ve geleneksel yaşam tarzı, kültürel mirasın taşıyıcısıdır.

Bunun anlamı şudur: Bir kadın artık salça yapmıyorsa, yalnız salça eksilmiyor.

Komşuluk eksiliyor.

Sohbet eksiliyor.

Birlikte çalışma kültürü eksiliyor.

Avluda kaynayan kazanla birlikte, kapı önünde kurulan muhabbet de çekiliyor hayattan.

Bir mevsim hazırlığı, bir topluluk duygusu, bir paylaşma biçimi sessizce kayboluyor.

Geçmişte yaşanan hayat biçimleri bugün nostaljik imgeler olarak geri dönmektedir.

Basma fistan, bakır kap, eski ev, köy ekmeği… artık çoğu zaman yaşanan bir hayatın değil, tüketilen bir imgenin parçası haline gelmiştir.

Bu durum yeni nesiller üzerinde daha da derin etkiler bırakmaktadır.

Toprağa değmeden, emeğin sürecini görmeden, her şeyin hazır olduğu bir dünyada büyüyen kuşaklar, kültürel aidiyet duygusunu daha kırılgan yaşamaktadır.

Sonuç odaklı, hızla tüketen, beklemeyi ve üretim sürecini tecrübe etmeyen insanlar için geçmiş, çoğu zaman yalnız estetik bir dekor olarak görünmektedir.

Sofradan başlayan yabancılaşma, zamanla bedene; bedenden zihne; zihinden ruha yürümektedir.

Yeni nesiller artık yalnız üretimden değil, üretimin taşıdığı anlam dünyasından da uzak büyümektedir.

Belki de en dikkat çekici kırılma, tepkinin dönüşümünde görülmektedir.

Bir zamanlar itiraz olarak yükselen ses, bugün çoğu zaman günlük şikâyetlere dönüşmüş durumdadır.

Şikâyet vardır.

Yakınma vardır.

Ama çoğu zaman örgütlü bir düşünce ve sorgulama refleksi zayıflamıştır.

Bugün “Zeytinyağlı yiyemem aman” türküsündeki itirazın yerini, modern hayatın sessiz teslimiyeti almıştır.

İşte tam bu noktada türküdeki şu dize yeniden anlam kazanır: “Senin gibi bir zalime ben efendim diyemem aman…” Bugün bu söz, dış baskılara olduğu kadar, insanın kendi içindeki alışılmış teslimiyet biçimlerine de yöneltilebilecek bir soru olarak karşımızda durmaktadır.

İlgili Sitenin Haberleri