Haber Detayı

Zuhal Olcay: Çok güçlü görünen ama kırılgan biriyim
Kelebek hurriyet.com.tr
26/04/2026 07:00 (1 hafta önce)

Zuhal Olcay: Çok güçlü görünen ama kırılgan biriyim

Onlarca film, tiyatro oyunu, dizi ve harika şarkıyla hepimizin gönlüne taht kurdu. Durmadan üretti. “Hiç işime ara vermedim. Sürekliliği hep sağladım. Bundan zevk alıyorum, yaşamı katlanılır hale getiriyor” diyor. Zuhal Olcay 8 Mayıs’ta yeni şarkısı ‘Gel Buluta Bakalım’ı dinleyicisiyle buluşturmaya hazırlanıyor. Onunla hayatı, aşkı, zamansızlığını, pişmanlıklarını, oyunculuğu ve müziği konuştuk.

Bir süre önce tiyatro oyunu için rol arkadaşlarıyla birlikte toplu bir söyleşi yapmıştık.

Şimdiyse uzun yıllar sonra baş başa röportaj için buluştuk.

Her zamanki gibi çok zarif görünüyor, çok güzel ve etkileyici bir duruşu var.

Sıcakkanlı ve çok doğal. “Onu sormayın”, “Bunu cevaplamam” gibi kuralları yok.

Başlıyoruz muhabbete...◊ Birçok ismin birkaç sene tutunabildiği oyunculuk ve müzik sektöründe sizin zamansızlığınızın sırrı ne?

Bir kere eskilerden geliyor olmamız...

Neredeyse 30-40 yıldır bu camianın içindeyim.

Onun getirdiği bir seyirci tanınırlığı, bilinirliği var.

Ayrıca hiç işime ara vermedim.

Birkaç sene kafamı dinleyeyim, biraz gezeyim, dinleneyim demedim.

Sürekliliği hep sağladım.

Çünkü bundan zevk alıyorum, işimi çok seviyorum, yaşamı daha tatlı, katlanılır hale getiriyor.

Sanırım hepsi bir arada süreklilik sağlanmış oluyor.◊ “Hiç ara vermedim” dediniz.

Günümüzün popüler bir tabiri var; ‘tükenmişlik sendromu’...

Bunca zaman hiç tükenmediniz mi?

İnsan yoruluyor; hayatın, çalışma ve yaşam koşullarının bazen bunalttığı dönemler oluyor.

Ama ben bütün bunların üstesinden ancak çalışarak gelebiliyorum.

Benim ilacım, yakıtım, antidepresanım çalışmak gibi.

Boş kaldığım zaman kendimi daha kötü hissediyorum.

Ufak aralarda da küçük seyahatler yapmayı, yeni yerler görmeyi çok seviyorum.◊ 46 yıldır tanınıyorsunuz.

Bu şöhret için çok iddialı bir zaman.

Sevdiniz mi şöhreti, tanınmayı?Hoşlanmadım demem.

Bir yerde bana adımla hitap ettiklerinde mutlu oluyorum.

Ayrıca ben şöhretli biri olabilirim ama hiç öyle de yaşamam.

Beni İstanbul’da herhangi bir yerde tek başıma yemek yerken, alışveriş yaparken, dolaşırken, sahilde etrafa bakınırken ya da salaş bir yerde çay içerken görebilirsiniz.

İnsanların içinde dolaşırken de “Aa, bak” denecek bir aura da yaymıyorum.◊ Bir kapıdan girdiniz.

İçeride 20’lerindeki, 30’larındaki ve 40’larındaki Zuhal’ler var.

İlk hangisine sarılırsınız?

Herhalde 20’lerindeki halime sarılırım, canım benim! “Sen daha neler göreceksin yavrum” derim.◊ “Kızım kaç buradan, girme bu işlere” mi derdiniz, yoksa “Bu yolda yürü, devam” mı?

Yaşamak, var olmak, bu dünyada nefes almak, ayakta durmak kimin için kolay?

Onun için kendimi yine de şanslılardan addediyorum.

Amaçlarıma bir şekilde ulaşıyorum, sevdiğim işi yapabiliyorum.

O yolda başarılar elde ettim, sağlığım iyi.

Bütün bunları yaparken kim zorlanmıyor?

Dolayısıyla “Yürü, devam” derdim.◊ Hoş bir sohbetiniz var, güler yüzlü ve sıcakkanlısınız.

Ama cool, mesafeli olduğunuza dair bir algı var.

Neden böyle sizce?

Duvarları olan biri olduğumu düşünmüyorum.

Tabii herkes kadar benim de kendimi korumak, kollamak için ördüğüm birtakım sınırlar olması gerekir diye düşünüyorum.

Genç yaşlarımda biraz daha çekingendim, içedönük bir yapım vardı.

O yaşla birlikte biraz daha kırıldı. ◊ Ekranda ilk kez 1980’de ‘Sönmüş Ocak’ dizisiyle görünüyorsunuz.

Bir geçmiş muhasebesi yaptığınızda en yanlış anlaşıldığınız şey ne oldu? ‘Cool, mesafeli, biraz soğuk’ diye düşünülmesi olabilir.

İnan, öyle biri olduğumu hiç düşünmüyorum.

Ben çok güçlü görünen ama kırılgan biriyim.

Onun için sert ve mesafeli duran insanların her zaman daha kırılgan insanlar oldukları düşüncesini kafamızın bir kenarında hep bulunduralım.

Bu kendilerini korumak için oluşturdukları bir kalkan da olabiliyor.

Bu bende öyleydi.

Bunu itiraf ediyorum, yanlış anlaşıldığım bir şey bu olmalı.◊ Geçmişe takılı yaşar mısınız?

Ben geçmişe çok bakarım.

İnsanlar röportajlarda “Pişman olduğum bir şey hiç yok” diyor.

Benim için bu söz konusu değil.

Pişman olduğum şeyler var.◊ O zaman sorayım, en büyük pişmanlığınız neydi?

Cevap vereceğim ama çok açmadan, biraz daha kapalı geçeceğim, hak verirsiniz, sen de zorlama.◊ Tamam!Özel hayatımla ilgili birtakım şeyleri yapma konusunda biraz daha erken davranmayı isterdim.

Vakit kaybettiğim şeyler oldu...

Bu vakit kaybından kastım, yani 3-4 yıl gibi bir zaman, ki insan hayatında o süreç önemli.

Hele ki yetişkinlik, olgunluk dönemindeyseniz...◊ Oralarda daha hızlı karar vermek isterdiniz yani...Kesinlikle.◊ Peki, insanın elini kolunu bağlayan ne oluyor?Elini kolunu bağlayan korkuları, çekinceleri, belki yalnızlığı, belki o anda yanında yeterince güçlü birinin olmaması, o gücü içinde hissedememesi, ama tabii bütün bunların hepsini korkmak başlığı altında toplayabiliriz.◊ İnsan Zuhal Olcay olunca da böyle şeylerden korkuyor mu?

Tabii.◊ Ününüz var, kendi maddi gücünüz var...

O korkular yaşanıyor.

Ne demek ‘ben hiçbir şeyden korkmam’?

O zaman duygun yoktur ya da yeterince derin, ince düşünmüyor, insanları kırmaktan çekinmiyorsundur gibi...

Ama önemli olan o korkularla baş edebilme gücünü kendi içinde yaratmak.

Kendimi en çok takdir ettiğim şeylerden biri korkularımın üzerine gitmek.

Hiçbir zaman halının altına süpürmem, görmezden gelmemeye çok gayret ederim.

Yani gözümün ucuyla görüp dehşete düştüğüm bir şey varsa ‘Tamam görmedim’ deyip diğer tarafa yürümem, üzerine giderim.

Bazı korkular da bizi korur.

Onların da farkında olarak yaşamak lazım.◊ Kariyerinizde film, dizi setleri, sahne çalışmaları var.

Hiç fiziksel veya psikolojik şiddete, mobbing’e maruz kaldığınız oldu mu?

Ben şanslıyım, bir taciz ya da mobbing’e uğradığımı hatırlamıyorum.

Konservatuvarı bitirdikten sonra Devlet Tiyatroları’na girdim.

Dolayısıyla devlet tiyatrosunun çatısı altında olmanın verdiği bir korunurluk içindeydim.

Sonra karşıma çıkan işlerde de yine şansım devam etti, önemli yönetmenlerle sinemaya girdim; Ömer Kavur, Halit Refiğ, Okan Uysaler...

Ama günümüzde bunun çok örnekleri yaşanıyor.

Oyuncular Sendikası’ndaki çalışmalarımız içinde bu mobbing ve taciz olaylarıyla ilgili o kadar büyük, o kadar dehşet verici şeyler duyuyoruz ve bize geliyor ki, bunlarla ilgili tabii sendika olarak elimizden geleni yapıyoruz ve yapmaya devam edeceğiz.  ‘AŞKI YAŞAMAMAK BÜYÜK BİR YOKSUNLUK OLUR’ ◊ Öyle şarkılarınız var ki birçok insan sizin şarkılarınızla âşık oldu, ayrıldı, barıştı.

O şarkıları söyleyen kadın olarak sizin aşkla ilişkiniz nasıl?Benim hayıflandığım bir şey var.◊ Nedir?Sizin “Şu şarkınızla ne güzel bir aşk yaşadım ya da ayrılırken o şarkıyla çok ağladım” diyorlar ama kimse “‘Martı’ oyunundaki Nina rolünüzü izledikten sonra biz bir âşık olduk” demiyor.

Onun için şarkı söylüyor olmaktan ayrıca mutluyum.

Çünkü bu duyguyu çok kıskanırdım.◊ Peki, aşkla ilişkiniz...Aşk çok güzel bir şey ama belli bir süre sonra etkisini yitirdiğinde kaçınılmaz olarak yerini sevgiye, dostluğa, yoldaşlığa bırakıyorsa güzel.

Ama tersi olabiliyor bazen.

Yerini bıkkınlığa, kayıtsızlığa, bazen nefrete bırakabiliyor.

Ama yerini neye bırakırsa bıraksın, sonuçta aşk, yaşandığı sürece çok güzel bir duygu.

Onu yaşamamak büyük bir yoksunluk olur.◊ Şimdilerde âşık mısınız?

Hayır, değilim.◊ Zuhal Olcay’ı ne tavlar?

Belli bir zamandan sonra aşk meşk işleri insanın çok fazla ilgisini çekmemeye başlıyor.

Sana daha çok arkadaşlık, yoldaşlık edebilecek, entelektüel zekâsı, esprisi olan, tatlı biri olabilir diye düşünmeye başlıyorsun.

Ama bu konularda büyük konuşmamak lazım.

Aşk öyle ısmarlama gelecek bir şey değil, ama şunu da söyleyeyim, yalnız olmaktan çok memnunum.◊ Konu aşka gelmişken geçen sezon eski eşiniz Haluk Bilginer’le bir oyununuz oldu.

Bu sezon da Selçuk Yöntem’le ‘Don Kişot’ta oynuyorsunuz.

İnsan eski eşiyle oynarken tereddüt eder mi?

Nasıldır?Herhangi bir oyun arkadaşıyla oynuyor gibisin, hiçbir şey fark etmiyor.

Sadece bir şekilde ruhunuz, bedeniniz, her şeyiniz o insanı tanıyor, biliyor ve kendini yakın hissediyor.

Normalde bir rol arkadaşınızla 2-3 ay prova yapıp iki yıl oynadıktan sonra o kıvama geliyorsunuz.

Bu şekilde rol arkadaşınızı önceden çok iyi bildiğiniz, tanıdığınız için daha çabuk çözüyorsunuz.

Bir de ikisiyle de ben okuldan arkadaşım.◊ Öyle mi?Konservatuvardan arkadaşım, düşün 76’da mezun olmuşum, 71 yılında girmişim. 71’den 2026’ya...

Benim artık matematiğim yetmiyor.

Yani bunca zamandır tanıdığınız iki insan, ne olacak?

Arkadaşınız, dostunuz, çocukluk arkadaşlarınız.  ‘ZAMANIN RUHU HER ŞEYİ ÇOK HIZLI TÜKETİYOR’ ◊ Yeni şarkınız ‘Gel Buluta Bakalım’ 8 Mayıs’ta dinleyicisiyle buluşacak.

Ne anlatıyor şarkı?Ben söylediğime göre şarkıyı, artık benim diyeyim, 18-20’li yaşlarımdaki halimle dertleşmem, hasbihal etmem var şarkıda.

Birlikte buluta bakalım, geçmişi düşünelim, konuşalım, dertleşelim...◊ Bu şarkıda sizi vuran neydi?

Hüsnü Arıkan bu şarkıyı yaklaşık 3-4 yıl önce yolladı, “Senin söylemeni çok isterim” dedi.

Dinlediğim anda vuruldum.

Fakat araya tiyatro ve diğer işler girdi, bugüne nasip oldu.

Şarkının meselesini ve dilini çok sevdim.

O kadar severek söyledim ki...

Gürol Ağırbaş düzenlemesini yaptı.

Güzel bir ekip çalışması oldu.

Ve güzel de bir klip çektik Dubai’de.

Çok etkisinde kaldığım bir filmdeki rolüm gibiydi.◊ Şarkıda “Kim bilir kimler kırdı seni? /Bilirim anlatmazsın hiç kendini.

Gel otur güzel yaşım 20.

Gel buluta bakalım” diyorsunuz.

Sizi kimler kırdı?

Kırılmamak mümkün değil, ben de çok insan kırmışımdır.

Olsun, onlar bizi büyüten, geliştiren şeyler.◊ Şimdilerde hit olan şarkı sözlerini dört ay sonra hatırlamakta zorlanıyoruz.

Sizce neden?Zaman değişti.

Zaman çok hızlı, elinize telefonu alıyorsunuz ve dünyanın herhangi bir yerinde yeni çıkmış bir şarkıyı dinliyorsunuz.

Her şey çok hızlı tüketiliyor.

Savaşlar başlıyor, bitiyor, yeni bir şey başlıyor, hiçbir şey gündemde kalamıyor artık.

Yani zamanın hızı ve zamanın ruhu bence her şeyi çok hızlı tüketiyor.  ‘TAKİPÇİSİ ÇOK AMA DİZİLERİ KALKAN BİRÇOK İSİM GÖRDÜK’ ◊ Son dönemde sizi televizyon sektöründe en rahatsız eden şey ne?

Şimdi ister istemez tabii sendika başkanı olarak birkaç şey söylemek gereği hissediyorum.

Çalışma koşulları, iş güvencesi, sigortalı olma meseleleri, tacizler, bütün bunlar acil çözüm bekleyen sorunlar...

Bir de işin sanatsal tarafı var.

Televizyona yapılan işlerdeki yaratıcılık meselesi; konuların çok aynılaştığını, tekrarlandığını görüyorum. ◊ Son dönemde söyleşi yaptığım oyuncuların dert yandıkları konulardan biri sosyal medya takipçi sayısına göre seçilen başroller...Evet, bir de ücret eşitsizliği...

Bize de geliyor...◊ Çok takipçili bir insan projeyi çok izletir mi veya iyi bir oyuncu mudur?

Çok takipçisi olmakla iyi bir oyuncu olmanın alakası yok.

Takipçisi çok olup da dizileri 2-3 bölümde kalkan birçok isim de gördük.

Artık yapımcılar da bunun farkında.

Artık insanlar dizilerin daha inandırıcı olması için belki de yeni yüzler görmek istiyor.

Bu iş eşitliği, fırsat eşitliği anlamında da çok doğru bir şey olur.

Birçok genç oyuncu var.

Neden onlara aynı fırsatlar tanınmıyor?

Onlara da olanak tanınması, alanlar açılması lazım.◊ Özellikle genç oyuncuların estetiğe gösterdiği ilgiye ne diyorsunuz? 20’li yaşlarında estetiğe merak sarmaları ve bunu gerçekleştirmeleri...

Çok yazık oluyor.

Yapmamaları lazım.

Çünkü 20’lerde, 30’larda yüzünüz anca oturuyor.

Gerektiği yerde, belli bir yaştan sonra ufak dokunuşlar, insanın kendini daha hissetmesi için yapılabilir.

Ama çok genç yaşta yapılan estetikleri meslek hayatlarında onların ilerlemesini ya da özgün işler yapmasını ciddi engelleyen, kısıtlayan şeyler olarak görüyorum.◊ Siz fıstık gibisiniz...

Donduruldunuz mu? 15 yıl önceki yarım yüz toparlama ameliyatı dışında hiçbir radikal işlem yaptırmadım.

Artık yeni nesil metotlarla gayet güzel, bakımlı, iyi görünülebiliniyor.

İlgili Sitenin Haberleri