Haber Detayı

Mizah insanları savunmasız yakalar
Yazarlar hurriyet.com.tr
03/05/2026 07:31 (4 gün önce)

Mizah insanları savunmasız yakalar

Pakistan kökenli İngiliz oyuncu ve rap’çi Riz Ahmed’le yeni dizi projesi “Bait”i konuştuk. Ahmed, röportajımızda genç Müslüman yeteneklerin kendi değerlerini bilmeleri gerektiğini de vurguladı, bayramlara olan sevgisini de samimi bir şekilde anlattı. Ünlü oyuncu ayrıca İstanbul’un dünyadaki en sevdiği şehirlerden biri olduğunu söyledi.

* “Bait” bir komedi dizisi.

Irk, din, hırslar, aile; bu derin konuları neden komediyle anlatmak istediniz? - Mizah insanları savunmasız yakalar.

Normalde, fazla ağır ya da yüzleşmesi zor gelebilecek şeyleri konuşmak için bir güven alanı yaratır.

İnsanlar gülerken daha açık olurlar, kendilerini kapatmazlar.

Ve o açıklıkta, araya gerçek bir şey, dürüst bir şey sıkıştırabilirsin.Ayrıca kahkahanın içinde paylaşılan bir insanlık hali var.

Nereden geldiğin ya da geçmişin ne olursa olsun, bir şey komikse seni anında bağlar.

Bu yüzden kimlik, ırk ya da aile gibi bazen insanları ayrıştırabilen konulardan bahsederken mizah bir köprüye dönüşür.

Bize düşündüğümüzden daha çok benzer olduğumuzu hatırlatır.Ve açıkçası hayat absürt.

En karanlık ya da en zor anlarda bile genelde içinde biraz tuhaf, biraz komik bir şey vardır.

Bunu bulmak, o anın ciddiyetini azaltmaz.

Onu daha insani kılar.* Uluslararası eğlence dünyasına girmek isteyen genç Müslüman yetenekler, dizide hayat verdiğiniz Shah karakterinin hikâyesinden neler öğrenmeli?- Uzun bir süre boyunca hem ben hem de Shah Latif masada bir yer bulmak için can atıyorduk.

Yani hepimiz dahil edilmek isteriz, değil mi?

Kabul görmek isteriz.

Ait olduğumuzu hissetmek isteriz.

Ve bu güzel bir şey.

Ama bununla yetinmemeliyiz.Bunun yanında şunu fark ettim ki; kendi masanı kurmak da gerçekten çok önemli.

Kendi masanı kurmak, kendi değerini bilmek.

Bu diziyi yaparken benim de çıkmaya çalıştığım yolculuk buydu.

Ve karakterin de geçtiği yolculuk bu.BAYRAM, AİLEDE KAOS DEMEK VE BEN BUNU SEVİYORUM* Bayram yaklaşıyor.

Dizide de tüm ailenin bir araya gelip kutlama yaptığı çok güzel bir bayram sahnesi var.

İngiltere’de büyürken, bayramları nasıl kutluyordunuz? - Benim için bayram demek aile demek, ailede kaos demek.

Ve ben bunu seviyorum.

Bazen büyüdüğüm o dağınık, karmaşık ortamı özlüyorum.

Mesela şu an Los Angeles’tayım.

Her şey sakin, sessiz.

Ama sanki bir şey eksik.

Sebepsiz yere bana bağıran bir teyze lazım!

Oyuncak zannedip cüzdanımı çalacak bir çocuk lazım, sonra da nereye koyduğunu hatırlamayacak.İnsanın etrafında o dağınıklık, o kaos, o topluluk hissi olmalı.

Bence hayata anlam veren şey bu, en azından benim için.

O yüzden bayram her zaman bunu ifade etti ve umarım o güzel kaos uzun yıllar boyunca devam eder.HAYAT KADAR DÜRÜST, DAĞINIK VE BİRAZ KARMAŞIK* Dizinin yaratım aşamasında karşılaştığınız en büyük zorluk neydi?

Ve bu zorluk, dizinin nihai tonunu nasıl şekillendirdi?- En büyük zorluk tondu.

Asıl mücadelemiz buydu.

İzleyiciye tek bir tat değil, dolu dolu bir sofra sunmak istedik. “Atlanta” ve “Fleabag” gibi dizilerden çok ilham alıyorum.

Çok komikler ama aynı zamanda duygusal, psikolojik, ilişkilerle, aileyle, travmalarla ilgili çok derin şeyler anlatıyorlar.

Yani insanı önce güçlü karakterlerle ve komediyle içine çekiyorlar ama sonra çok daha derin yerlere götürüyorlar.Biz de bunu yapmak istedik. “Aile dramasını, aşk hikâyesini ve casus gerilimini nasıl aynı ipe dizeriz?” diye düşündük.

Sonra o ani duygu değişimi hissini vermek istedik.

Bir dakika gülsünler, bir sonraki dakika neredeyse ağlayacak gibi olsunlar istedik.

Peter Brook’u çok düşünürüm; “Mahabharata”yı sahneleyen ünlü yönetmen.

Shakespeare üzerine de yazdı.

Onun söylediği şeylerden biri şu: Shakespeare’i büyük yapan şey, tonunu tek bir çizgiye çekmeye çalışmamasıdır.

Bir anda çok kaba, çok saçma, çocukça bir şaka yapar; hemen ardından hayatın anlamı üzerine konuşur.Biz de hayatın rastgeleliğini ve öngörülemezliğini kucaklamaya çalıştık.

Tonumuzun da gerçek hayat kadar dürüst, dağınık ve karmaşık olmasını istedik.AMACIM, İNSANLARIN DİZİDEN SORULARLA AYRILMASI* Mizah evrensel midir?

Bir şey yazarken “Bu komik olur” diye düşündüğünüzde, bunun farklı ülkelerde pek de komik olmayacağını düşünür müsünüz mesela?- Bu gerçekten çok ilginç bir soru.

Bence İngiliz mizahı oldukça kendine özgü ve çok spesifik.

Ama günün sonunda yapabileceğimiz tek şey, bizi gerçekten güldüren, bize eğlenceli gelen şeye sadık kalmak.

Yazarlar odamız büyük ölçüde Amerikalı yazarlardan oluşuyordu.

Bu da bence ortaya ilginç bir karışım çıkardı.

İnsanlar bunu İtalya’da komik bulur mu, açıkçası bilmiyorum.

Ama umuyorum ki bulurlar.

Çünkü bence bazı şeyler evrensel.

Aile gibi mesela.

Aile içindeki kaos evrensel.

İnsanın hiç beklemediği olaylarla hazırlıksız yakalanması da evrensel bir durum.

Zaten diziyi ileri taşıyan şey de bu: Hazırlıksız yakalanmak.* Bu tür konularda mizah bazen biraz zorlama durabiliyor.

Bu konularda politik doğruculuk ve böyle hikâyeleri günümüzde nasıl anlatmak gerektiği konusunda neler düşünüyorsunuz?- Aslında bütün dizi tam da bu soruyu soruyor.

Sorunuza net bir cevabım yok belki ama dizi bu soruların etrafında dönüyor.

Temsil meselesinin faydaları nelerdir, sınırları nelerdir?

Bu temsil konuşması, kendi içinde nasıl tuhaf bir yarışa dönüşebiliyor?

Açıkçası bilmiyorum.

Ama bizim için pusula şuydu: Bütün bu kavramsal tartışmaların ötesinde, gerçekten karakterler hakkında bir hikâyeyi nasıl anlatırız?Yani mesele sadece fikirler ya da kavramlar olmasın; karmaşık karakterler de olsun.

Çelişkili karakterler olsun.Umarım izleyiciye hazır cevaplar vermek yerine yeni sorular bırakırız.

Açıkçası benim umudum bu.EN İYİ İŞLER EGONUN GERİ ÇEKİLDİĞİ YERDEN ÇIKIYOR * Rolü almak aslında gerçek ödül değil; mesele seçilmiş olma fikri desem...

Sizce oyuncular rollerin peşinden mi koşuyor, yoksa o rollerle gelen onaylanma duygusunun mu? - Bu çizgi bazen gerçekten bulanıklaşabiliyor.

Bazen şöhretin, onaylanmanın, sırtımızın sıvazlanmasının, alkışın peşinden koşuyoruz.Ben de bunu kendime sordum.

Zaten bu diziyi yapma nedenlerimden biri de bu.

Yapmak istediğim şeyin ne kadarı gerçekten kendi duygularımdan yola çıkarak insanlarla bir deneyim paylaşmak, onlara bir şey sunmak?

Ne kadarı onay almak, kabul görmek, beğenilmek istemek?

Ne kadarı hâlâ sınıftaki herkesi güldürmek isteyen, ilgi peşindeki küçük Riz?Bence gerçek şu ki hepimiz insanız.

Bu yüzden bu oran sürekli değişiyor.

Bazen yüzde 90’ı bir şey, yüzde 10’u başka bir şey oluyor ve bu denge andan ana, günden güne değişiyor.Ama şunu biliyorum: Bana göre en iyi işler, egonun geri çekildiği yerden çıkıyor.TERAPİYE GİTMEKTEN DAHA EĞLENCELİ BİR YOL: TV DİZİSİ YAPMAK * Pakistanlı göçmen olarak zorluklar yaşadınız mı? - Birinin size bir rolü, kelimenin tam anlamıyla, kim olduğunuz yüzünden vermemesi halinde bunu kişisel algılamamak çok zor.

Oyuncu olmanın bazen en büyük sınavlarından biri de bu: Kendi değerini başkalarının kararlarına bağlamamak.Benim için onaylanma arayışının, o bitmeyen koşu bandından inmeye çalışmanın bir yolu da bu diziyi yapmak oldu.

Kendimi çirkin göstermeye, dağınık olmaya, kırılgan olmaya, kusurlu görünmeye ve üzerimdeki maskeyi çıkarmaya çalıştım.

Ve açıkçası bunun benim için oldukça terapötik olduğunu düşünüyorum.

Sanırım terapiye gitmekten daha eğlenceli bir yol buldum: Bir televizyon dizisi yapmak.

İlgili Sitenin Haberleri