Haber Detayı

Masal gibi bir aşk
Yazarlar hurriyet.com.tr
17/05/2026 07:27 (1 gün önce)

Masal gibi bir aşk

Hollywood’un yıllara meydan okuyan yıldızlarından Michelle Pfeiffer ile yeni dizisi “The Madison” için bir araya geldik. Ünlü oyuncu uzun yıllar sonra televizyona dönüşünü ve Kurt Russell’la 38 yıl sonra yeniden kamera karşısına geçmenin heyecanını samimi bir dille anlattı.

* Hayatınızda sizi dengede tutan kişi kim ya da size bu hissi veren şey ne?- Eşim David ve çocuklarım.

Anne olduğumdan beri hayatımda bir denge bulduğumu düşünüyorum.

Oyuncu olmak, insanı sürekli kendi içine bakmaya, kendini adeta dışarıdan izleyip incelemeye zorluyor.

O yüzden hayatınızda sizi kendi narsist dünyanızdan çıkaran bir şeyin olması gerçekten büyük bir rahatlama.

Ve bu, hayata bambaşka bir anlam katıyor.* Sizde narsisizm hayal edemiyoruz... - Yani bu işin doğasında var, biliyorsun.

İnsanın içinde bir miktar narsisizm olması gerekiyor.

Sonuçta kendinizi sürekli ekranda izliyorsunuz.

Her şey sizinle ilgili oluyor.

İnsanlar sürekli hakkınızda konuşuyor, bir şeyler söylüyor.

Bir de canlandırdığınız karakterle bağ kurmaya çalışıyorsunuz.

Bu da sizi çoğu insana göre daha fazla içe bakmaya, kendinizi sorgulamaya itiyor.

Bazen bu durum sağlıklı olmayan bir noktaya da kayabiliyor.SETTE İLK GÜN HERKES GERGİNDİ* “The Madison” ile uzun bir aradan sonra televizyona döndünüz.

Yeniden televizyona dönmeye ikna eden neydi?- Aslında birkaç yıl önce “First Lady”de yer almıştım.

Üzerinden kaç yıl geçti tam bilmiyorum.

Ama evet, uzun yıllar sonra, hatta onlarca yıl sonra ilk kez bölümlü bir televizyon işi yapıyorum.Televizyonda gördüğüm işlerin kalitesi, anlatılan hikâyeler ve materyalin kalitesi beni bir süredir gerçekten çok etkiliyordu; hatta biraz da imrendiriyordu.

Uzun zamandır bunun bir parçası olmayı çok istiyordum.

Taylor Sheridan’ın da çok güçlü bir geçmişi var.

Onunla tanıştığımda, bu karakterden, aşk hikâyesinden ve aile dinamiklerinden bahsediş biçimini çok sevdim.

Konseptin gerçekten çok ilginç olduğunu düşündüm.* Taylor Sheridan evreninin bir parçası olmak nasıl bir duygu?- Bu projede çalışmayı gerçekten çok sevdim.

Onun bir araya getirdiği oyuncu kadrosunu da çok seviyorum.

Başlamadan önce bu oyuncuların hiçbirini tanımıyordum.

İlk günü hatırlıyorum; biraz gergindim, çünkü daha ilk gün hepimiz aynı arabanın içindeydik.

Herkes biraz gergindi, herkes hâlâ hikâyenin içinde yolunu bulmaya ve oynadığı karakterin kim olduğunu keşfetmeye çalışıyordu.

Bana bu fırsatı verdiği ve bu hikâyeyi anlatmam için bana güvendiği için gerçekten minnettarım.DİĞER OYUNCULARI BİRAZ KISKANDIM* “The Madison”ın ilk sezonu, Kurt Russell’ın karakterinin ölümünden sonraki 1 haftalık zaman diliminde geçiyor.

Çekimler boyunca duygusal bir ruh hâlinin içinde yaşamak sizin için nasıldı?- Çok yorucuydu.

Açıkçası setteki diğer oyuncuları biraz kıskandığımı da hissettim.

Çünkü hafta sonları ya da bazen akşamları bir araya gelip sosyalleşiyorlardı ve ben hiçbir zaman onlara katılamıyordum.

Oysa onları çok seviyorum.

Hepsi birlikte vakit geçirmek istediğim harika insanlar.

Ama bu yoğunluk beni şuna zorladı; günün sonunda ve hafta sonları yaklaşan sahneler ve önüme gelecek işlere hazırlanmam gerekiyordu.

Hafta sonlarımın büyük kısmı da böyle geçti.* Sizin için en zor sahne hangisiydi?- Sanırım gerçekten doğa koşullarıyla mücadele ettiğimiz sahnelerdi.

Rüzgâr saatte 60 mil hızla esiyordu.

Bayraklar, ışıklar devriliyordu.

Ekipten insanlar ana ışıkların üzerine yatıp onları sabit tutmaya çalışıyordu.

Saçımız her yere uçuşuyordu; zavallı saç tasarımcısı da bir şekilde kontrol altında tutmaya çalışıyordu.Yani bütün bu etkenler çok dikkat dağıtıcı hale geliyor.

Aynı zamanda sadece işini yapmaya çalışan herkes için de gerçekten stresli bir durum yaratıyor.SENARYO İNANILMAZ DERECEDE ETKİLEYİCİYDİ* Senaryoyu ilk okuduğunuzda neler hissettiniz?- İlk okuduğumda, karakter olarak gitmem gereken duygusal yerleri görünce, “Aman Tanrım, bunu nasıl yapacağım?

Bunu nasıl sürdürebilirim?” diye düşündüm.

Ama senaryo inanılmaz derecede etkileyiciydi.

Stacy ve Preston (Kurt Russell) arasındaki aşk, hepimizin bulmayı umut ettiği türden bir aşk.

Bir anlamda masal gibi.

Bazı insanların gerçekten böyle masalsı ilişkileri oluyor.

Ve Stacy’nin hayatında bildiği tek aşk bu.Hikâye, bildiğiniz her şey bir anda yıkıldıktan sonra kendinizi yeniden nasıl toparlayacağınızı öğrenmekle ilgili.

Aynı zamanda ailesi için nasıl ayakta kalacağıyla da ilgili.

Bunun aile dinamiğine ne yaptığıyla ilgili...

Bazı anlarda çok güzel bir şeye dönüşüyor ve sizi birbirinize yaklaştırıyor.

Ama bazı zamanlarda da tam tersine, sizi birbirinizden uzaklaştırıyor.KAYIP, EVRENSEL BİR DENEYİM* Kendi yas deneyimlerinizden karakterinize neler kattınız?- Benim yaşıma geldiğinizde, maalesef yakınınızda yeterince insanı; arkadaşlarınızı, aile üyelerinizi, meslektaşlarınızı kaybetmiş oluyorsunuz.

Bu yüzden böyle bir duygu için ilham aramak adına çok uzağa bakmanıza gerek kalmıyor.Ama yas üzerine düşünürken şunu da fark ettim: İnsanlardan aldığım geri dönüşler gerçekten inanılmaz.

Arkadaşlarım, meslektaşlarım...

Her kesimden insanın diziden ne kadar etkilendiğini görmek beni şaşırttı.

Hatta en burnu havada olan arkadaşlarımdan bazıları bile beni arayıp diziyi ne kadar sevdiklerini söylediler.

Ben de “Ağlıyor musun yoksa?” diye takılıyordum onlara.Asıl şaşırtıcı olan ise bunun erkekleri ne kadar etkilediği.

Belki de onların yaşadığı ama gerçekten ifade edemediği bir yas duygusuna dokunuyor.

Belki de bu yüzden onları hazırlıksız yakalıyor.

Ayrıca yas tutulacak şeyler de çok farklı olabilir.

İnsanlar yangında evlerini kaybediyor.

Emekli olmayı hayal ettikleri işlerini kaybediyorlar.

Kayıp, evrensel bir deneyim.* Hikâyedeki flashback’ler, sanki dizide kaybettiğiniz eşinizle bir konuşma yapıyorsunuz gibi hissettiriyor.

Neden hayata veda eden insanlarla konuşuruz? - Bence bu umutla ilgili.

Nerede olurlarsa olsunlar, iyi olduklarına inanma umuduyla ilgili.

Hâlâ bir şekilde var olduklarına inanmakla ilgili.

Ve kaybettiğimiz insanlarla bağ kurma, o bağı sürdürme ihtiyacımızla ilgili.

Bir de belki şöyle bir his var: Artık burada olmadıkları için sanki yukarıdalar ve bizim sahip olmadığımız bir bilgeliğe sahipler.

Onlardan bir şekilde yol göstermelerini istiyoruz.‘İZLEMELİYİM’ DEYİP UNUTUYORUM * Televizyonla ilişkinizden biraz bahseder misiniz?

Hangi dizileri izlemeyi seviyorsunuz? - Benim için bugünlerde “guilty pleasure” (utanç ya da suçluluk duyulan gizli zevk) sanırım haber izlemek.

Çok fazla televizyon izlemiyorum.

Bunun sebebi ekranda iyi işler olmaması değil; tam tersine, çok iyi işler var.

Ama ben unutuyorum.

Sürekli unutuyorum. “Bunu mutlaka izlemeliyim” diyorum ama bir türlü başlayamıyorum.

Şu sıralar “Severance”ı yakalamaya çalışıyorum, gerçekten çok keyif alıyorum. “The Pitt”i izliyorum. “Margo’s Got Money Troubles”ı da...

Başka neler izliyorum?

Aslına bakarsanız, iyi belgeselleri de çok severim.KURT, SARAYIN SOYTARISI GİBİDİR * 1988 yapımı “Tequila Sunrise”tan sonra Kurt Russell’la ilk kez bu dizide buluştunuz.

Onunla çalışmak nasıldı?

Eski günleri yâd ettiniz mi?- Hiç değişmemiş.

Bir gram bile!

Ve buna çok sevindim.

Onunla çalıştığım döneme dair çok güzel anılarım var.

Kurt bana inanılmaz bir destekti.

Yanımda duran bir abi gibiydi.

Eğer bir konuda zorlanırsam, o hep oradaydı.

Kurt biraz sarayın soytarısı gibidir; her zaman çok neşeli, çok pozitif ve çok destekleyici biridir.

Burada da aynen öyleydi.

Ve hâlâ o muhteşem gamzeleri var.

Evet...

Onu projeye dahil edebildiğimiz için gerçekten çok mutluyum, çünkü takvimiyle ilgili bazı zorluklar vardı.

İlgili Sitenin Haberleri