Haber Detayı

Merkez Solun Yön Arayışı: Avrupa’dan Türkiye’ye - 3
Dr. r. bülend kırmacı haber3.com
18/05/2026 16:30 (1 saat önce)

Merkez Solun Yön Arayışı: Avrupa’dan Türkiye’ye - 3

Merkez Solun Yön Arayışı: Avrupa’dan Türkiye’ye - 3

Bir önceki yazının sonunda sorduğumuz soru, bu tartışmanın merkezinde yer almaktadır: Merkez sol neyi unuttu?Bu soruya verilecek cevap, yalnızca teorik bir tartışmanın değil; aynı zamanda bugünün siyasal çıkmazlarının anlaşılmasının da anahtarıdır.

Çünkü yön kaybı ve kimlik aşınması, çoğu zaman daha derinde yatan bir kopuşun sonucudur.

Merkez sol, zaman içinde yalnızca seçmenini değil; aynı zamanda kendi tarihsel referanslarını, üretim ilişkileriyle kurduğu bağı ve emek merkezli siyaset anlayışını da önemli ölçüde zayıflatmış, akamete uğratmış ve deyim yerindeyse siyasi arenadaki “üstünlük alanlarından” tedricen ricat etmiştir.Bu noktada bir kavramsal tercihi de açıkça ifade etmek gerekir.

Bu yazı dizisinde özellikle “sosyal demokrasi” yerine “merkez sol” kavramının tercih edilmesi tesadüf değildir.

Çünkü sosyal demokrasi, tarihsel olarak daha çok Avrupa’ya özgü bir siyasal ve kurumsal gelişim çizgisini ifade etmektedir.

Oysa merkez sol kavramı, yalnızca Avrupa’daki sosyal demokrat partileri değil; Latin Amerika’dan Akdeniz havzasına, gelişmekte olan ülkelerden farklı halkçı ve ilerici hareketlere kadar uzanan daha geniş bir siyasal aileyi kapsayabilmektedir.

Türkiye özelinde bakıldığında ise “ortanın solu”, “sosyal demokrasi”, “demokratik sol” ve giderek şekillenen daha yerli arayışlar -örneğin insancıl sol gibi yaklaşımlar- ancak merkez sol başlığı altında birlikte ve anlamlı biçimde okunabilmektedir.

Bu nedenle merkez sol, hem evrensel hem de yerel dinamikleri aynı anda kavrayabilen, daha kapsayıcı ve ayakları yere daha sağlam basan bir çerçeve sunmaktadır.

Dahası radikal, marjinal, tercüme “sol” anlayışlarla arasındaki ayrımı bu tanımla yerli yerine oturtmuş olmaktadır.O arada genel olarak sol’da, özellikle de merkez sol siyasette ana fikir, taşıyıcı sütunlar, ilkeler ile kitleler arasında bir kopuş vardır.

Bu kopuşun en belirgin boyutu, üretim ve emek ekseninden uzaklaşmadır.Sanayi toplumunun şekillendirdiği klasik sol siyaset, emek–sermaye ilişkisi üzerinden kendisini tanımlamıştı.

Ancak 20. yüzyılın son çeyreğinden itibaren hız kazanan küreselleşme, finansallaşma ve neoliberal politikalar bu ilişkiyi dönüştürmüş; merkez sol ise bu dönüşüme çoğu zaman yön veren değil, yön arayan ve giderek edilgenleşen bir pozisyonda yakalanmıştır.Bu savunmacı pozisyon, genel olarak, sığ, çekingen, ödün veren, “tatlı su solculuğuna prim veren” bir sol anlayışını adeta kışkırtmıştır.

Gerçekten bu olgu, partisinden sendikasına, akademisinden iktisadi karar alma yapılarına ve oradan da toplumun yaşamına adeta sirayet etmiştir.Özelleştirme politikaları bu sürecin en kritik kırılma noktalarından biridir.

Kamu işletmelerinin verimsizliği gerekçe gösterilerek başlatılan bu süreç, zamanla devletin ekonomik alandaki düzenleyici ve dengeleyici rolünün zayıflamasına yol açmıştır.

Oysa mesele yalnızca mülkiyetin devri değildir.

Mesele, kamunun üretimden, planlamadan ve sosyal dengeyi gözeten ekonomik akıldan çekilmesidir.Tüm bu süreç özellikle egemen güçlerin kontrolündeki medya tarafından “çok rasyonel” bir gelişme olarak empoze edilmiş olabilir; ancak bu verimlilik, toplumsal refahın adil paylaşımına dönüşmemiştir.

Özcesi test edilmiş, onaylanmıştır: Merkez sol idealler kendi kendini erozyona uğrattıkça, toplum daha büyük kayıplarla karşılaşmıştır.Bugün gelinen noktada, dünya ekonomisi yüksek teknoloji, otomasyon ve dijitalleşme ekseninde yeniden şekillenmektedir.

Robot teknolojileri, yapay zekâ ve platform ekonomileri üretim süreçlerini köklü biçimde değiştirirken; çalışma hayatı da parçalanmakta, esnekleşmekte ve güvencesizleşmektedir.

Yarı zamanlı çalışma, taşeronlaşma ve kayıt dışı istihdam yaygınlaşmakta; buna karşılık sosyal devlet mekanizmaları aynı hızla güçlendirilememektedir.Merkez solun bu dönüşüm karşısında geliştirdiği politikalar çoğu zaman yetersiz kalmaktadır.

Oysa sol, yalnızca değişimi izleyen değil; değişime yön veren bir siyasal akıl üretmek zorundadır.

Günümüzün ekonomik yapısında artan (gerçek) verimliliğin, herkes için daha fazla boş zaman, daha yüksek yaşam kalitesi ve daha adil gelir dağılımı olarak geri dönmesini sağlayacak modeller geliştirmek, merkez solun temel sorumluluğudur.Aksi halde teknolojik ilerleme, toplumsal ilerleme ile eş zamanlı yürümemekte; tam tersine eşitsizlikleri derinleştiren bir araç haline gelmektedir.Emek meselesi de bu bağlamda yeniden ele alınmalıdır.

Burada kendi gerçeğmiz ise şudur: zaman içinde sendikal hareketin bir bölümü (örneğin, 12 Eylül darbesinin ve 24 Ocak kararları sonrasının da katkısıyla) etkisini kaybetmiştir.

Oysa günümüz dünyasında ihtiyaç duyulan sendikal anlayış; esas olarak emeğin hakkını alması konusunda ödün vermez kararlı bir tutumun yanı sıra üretkenliği, istihdam kalitesini, gelir adaletini ve çalışma koşullarını birlikte ele alan, toplumla dayanışma içindeki bir yaklaşımdır.

İşte o dayanışmanın odağında, otağında, ocağında merkez sol bulunmalıdır...Merkez solun unuttuğu bir diğer önemli alan da ekonomik bağımsızlık ve üretim kapasitesidir.Türkiye açısından bakıldığında bu kopuş daha somut bir tarihsel zemine oturmaktadır.

Yukarıda da ifade ettiğimi gibi 24 Ocak 1980 kararlarıyla birlikte başlayan neoliberal dönüşüm süreci, yalnızca ekonomik politikaları değil; aynı zamanda siyasal düşünme biçimini de etkilemiştir.

Devletin ekonomideki rolü azaltılmış, planlama anlayışı zayıflatılmış ve piyasa mekanizmaları belirleyici hale getirilmiştir.Bu süreçte merkez sol, kimi zaman bu politikaların “mahçup” uygulama ortağı olmuş, kimi zaman ise eleştirisini dile getirmekle yetinmiştir.

Ancak güçlü, bütüncül ve toplumun geniş kesimlerini kapsayan bir ekonomik model ortaya koymakta gecikmiştir.Kaldı ki, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde, üretim kapasitesi, sanayileşme, tarım politikaları ve bölgesel kalkınma gibi alanlar yalnızca ekonomik değil; aynı zamanda siyasal bağımsızlık meselesidir.Merkez solun burada yeniden güçlü bir söz söylemesi gerekmektedir.Bugün gelinen noktada, yalnızca Avrupa’da değil, Türkiye’de de merkez solun en büyük eksikliği; ekonomi alanında toplumun geniş kesimlerine güven verecek, somut ve uygulanabilir bir görüş açısı ve geçerli uygulama standartları ortaya koyamamasıdır.

Hayat sol pencereden bakıyorsak, unutmayalım ki, siyaset, yalnızca değerler üzerinden değil; aynı zamanda bu değerleri hayata geçirecek araçlar üzerinden de yapılır.Emek, adalet ve eşitlik söylemleri, güçlü bir ekonomik modelle desteklenmediği sürece, toplumsal karşılığını sınırlı ölçüde bulur.Bu nedenle merkez solun yeniden üretim ve kamuculuk eksenine dönmesi bir tercih değil, zorunluluktur.Ancak bu dönüş, geçmişin birebir tekrarı şeklinde değil; bugünün koşullarına uygun yeni bir sentez olarak kurulmalıdır.

Bu bağlamda, ihtiyaç duyulan şey; planlama ile piyasa dinamiklerini, verimlilik ile adaleti, büyüme ile bölüşümü birlikte ele alan yeni bir ekonomik akıldır.Merkez solun unuttuğu şey tam da budur: Ekonomi ile adalet arasındaki bağı kuran bütüncül siyaset anlayışı...Bu bağ yeniden kurulmadan, ne kimlik aşınması durdurulabilir ne de toplumsal güven yeniden tesis edilebilir.Bu noktada artık şu soru kaçınılmazdır:Peki bu tabloyu tersine çevirecek, hem Türkiye’ye özgü hem de evrensel değerlerle uyumlu yeni bir yol mümkün müdür?Bir sonraki yazıda, bu soruya yanıt arayacağız.

Dr.

R.Bülend Kırmacı r.b.kirmaci@gmail.com 

İlgili Sitenin Haberleri