Haber Detayı
KURŞUNA DİZİLEN MÜFESSİR
Kadı Mir Muhammet Kerim’in Hikâyesi Hazar’ın rüzgârı, Bakü’nün taş sokaklarından geçerken yalnızca denizin tuzunu değil, geçmişin sesini de taşır.
İçeri Şeher’in dar yollarında yürüyen biri, eğer biraz durup kulak verirse, o taşların arasından yükselen bir kalem hışırtısını duyabilir.
Bu ses, bir ömrün sesidir.
Bir âlimin.
Bir şehidin.
Adı: Mir Muhammet Kerim Bakuvi. * * * Taş Şehrin Çocuğu Kimi kayıtlara göre 1853’te, kimi rivayetlere göre 1855’te doğdu.
Fakat onun hayatını belirleyen bir tarih değil, bir niyetti.
İçeri Şeher’in taş avlulu kadim evlerinden birinde büyüdü.
Sabahları annesinin sesiyle uyanır, akşamları babasının kitap kokan odasında uykuya dalardı.
Babası Mir Cafer, ilmi vakar ile taşıyan bir adamdı.
Oğlunun gözlerindeki merakı erken fark etmişti.
Medreseye başladığı gün, küçük Mir Muhammet elif harfini yazarken kalemi elinde titremedi.
Fakat hocası bir ayetin anlamını açıklarken gözleri dalıp gitmişti. “Ne düşünüyorsun?” diye sordu hocası. “Hocam,” dedi, “kelimeler neden başka bir şey söylüyor gibi?” Hoca sustu.
O yaşta bir çocuğun bu soruyu sorması sıradan değildi.
O, ezberlemenin rahatlığına sığınmadı.
Anlamanın zahmetini seçti.
Bir akşam babası onu karşısına aldı.
Kandilin ışığı yüzüne vuruyordu. “İlim deniz gibidir oğul,” dedi. “Kıyıdan bakmakla öğrenilmez.” O gece karar verildi.
Genç Mir Muhammet Kerim, Bağdat’a gidecekti. * * * Bağdat: Kelâmın İzinde Bağdat… Dicle’nin kıyısında, ilmin asırlık kokusunu taşıyan şehir.
On yıl… On yıl boyunca medreselerde fıkıh, hadis ve tefsir okudu.
Büyük âlimlerin halkalarına oturdu.
Arapçayı yalnızca bir dil değil, bir düşünce sistemi olarak öğrendi.
Nahiv, sarf, belagat… Her kelimenin köküne indi.
Geceleri kandil ışığında satır satır metinler incelerken zihninde tek bir soru dolaşıyordu: “Allah’ın kelâmı, neden halkımın dilinde anlaşılmıyor?” Medresede bir gün hocası ona sordu: “Kur’an’ın en büyük mucizesi nedir?” “Manasının tükenmemesidir,” dedi Mir Muhammet. “Peki ya anlaşılmaması?” Bu soru onun kalbine saplandı.
Bağdat’ta ilim öğrendi; fakat zihninde Bakü’nün taş sokakları vardı.
Halkının camide dinlediği hutbeleri anlamadan başını sallayışını unutamıyordu.
Ve karar, Bağdat’ta olgunlaştı. * * * Dönüş ve Değişen Şehir Bakü’ye döndüğünde şehir artık eski şehir değildi.
Petrol kuyuları yükselmiş, zenginlik artmış, Avrupa modası taş evlerin gölgesine sızmıştı.
At arabalarının yanında yabancı mühendisler dolaşıyordu.
Fakat Mir Muhammet Kerim’in gözünde asıl mesele taş binalar değil, insan ruhuydu.
Önce İçeri Şeher’deki Şah Mescidi’nde kürsüye çıktı.
Sesi yüksek değildi; fakat berraktı.
İnsanlar onu dinlerken bir şey hissediyordu: Bu adam konuşmuyor, anlatıyordu.
Kısa sürede Bakü kadılığına tayin edildi.
Ardından Zakafkasya Kadılığı… 1904 yılında görkemli bir tören vardı.
Şehrin hayırseverlerinden Hacı Zeynalabdin Tağıyev tarafından yaptırılan İsmailiye binasının temeli atılıyordu.
Mir Muhammet Kerim dua ederken yüzünde hem vakar hem kaygı vardı.
Bu dua yalnızca bir bina için değildi.
Cehalete karşı bir siper içindi. * * * Büyük Karar Bir gece… Merdakân’daki evinde yalnızdı.
Önünde mushaf açık duruyordu.
Rüzgâr pencereyi hafifçe titretiyordu.
Halkın çoğu Kur’an’ı Arapça okuyor fakat anlamıyordu.
Manalar birkaç kişinin tekelinde kalıyordu.
Yanlış yorumlar, hurafeler, korkular… Sayfayı çevirdi.
Durdu.
Fısıldadı: “Allah’ın kelâmı, kulun kalbine kendi diliyle inmeli.” Bu bir ilmî karar değil, bir kader kararıydı.
Kur’an-ı Kerim’i Azerbaycan Türkçesine çevirecekti.
Tepkiler gecikmedi. “Bid’attir!” dediler. “Dini bozuyor!” dediler. “Halkı azdırıyor!” dediler.
Fakat o susmadı.
Aylar süren çalışma başladı.
Her ayetin karşısında uzun uzun düşündü.
Kelimelerin ruhunu incittiğini hissettiğinde geri döndü.
Bir kelime için günler harcadı. 1904’te tercüme ve üç ciltlik tefsir basıldı.
Matbaadan çıkan ilk nüshayı eline aldığında gözlerinde ne zafer ne gurur vardı.
Yalnızca derin bir sükûnet.
Rivayete göre Tağıyev emeğinin karşılığı olarak kitapların ağırlığınca altın verdi.
Mir Muhammet Kerim altınlara bakmadı.
Asıl ağırlık artık halkın omuzlarından kalkmıştı. * * * Cehalete Karşı Mücadele Aynı yıllarda Bakü’de kız çocuklarının eğitimi tartışılıyordu.
Bağnaz çevreler ayaklanmıştı.
Mir Muhammet Kerim kürsüye çıktı. “İlim, erkekle kadın arasında ayrım yapmaz,” dedi.
Bu söz, bir kıvılcım gibiydi.
Tağıyev, fetva getirmeleri için halkın itibar ettiği adamlardan İslâm beldelerine gönderdi.
Mekke, Kerbelâ ve Meşhed’den fetvalar alındı.
Müslüman kızların eğitim almasının caiz olduğu ilan edildi.
Bakü’de bir kapı açıldı.
Daha sonra “Neşri-Maarif” cemiyetinin başkanlığına getirildi.
Yanında dönemin aydınlarından Ahmet Ağaoğlu vardı.
Onların mücadelesi silahla değil, kalemleydi. * * * Kalemle Cihad Mir Muhammet Kerim sıradan bir din âlimi değildi.
Tarihi bir ibret aynası olarak görüyordu.
Lübnanlı yazar Jurji Zeydan’ın romanlarını çevirdi. “Kerbelâ Yangısı”… “On Yedi Ramazan”… “Ezrayi-Kureyş”… Kendi kaleminden çıkan “Sâlib Muharebesi” romanında Şam ve Filistin topraklarında yaşanan mücadeleyi anlattı.
Ona göre tarih, geçmiş değil; tekerrür eden bir uyarıydı. * * * Karanlık Yıllar 1930’lu yıllar… Hazar’ın rüzgârı artık serin değil, sert esiyordu.
Şehir büyümüş, binalar yükselmişti; fakat korku, Bakü’nün dar sokaklarına çökmüştü.
Bir zamanların kadısı, âlimi, müfessiri artık “şüpheli”ydi.
İçişleri Bakanlığı’nın titizlikle üzerinde durduğu dosyalardan biri de Zakafkasya Kadısı Mir Muhammet Kerim’e aitti.
Sabahın ilk saatleriydi.
Ada sisle örtülüydü.
NKVD savcısı Yaroşkeviç, sorgu odasında yerini almıştı.
Heyecanlıydı.
Az sonra Zakafkasya’nın en tanınmış kadısını sorgulayacaktı.
Mir Muhammet Kerim’i barakadan getirdiler.
Üç saat boyunca elleri ve gözleri bağlı şekilde kapı önünde bekletilmişti.
Ada Asayiş Komutanı Vartanyan’ın işaretiyle içeri alındı. “Şuraya oturtun ve gözlerini açın!” Göz bağları çözüldü.
Yaşlı adamın yüzü solgundu ama bakışları sakindi.
Savcı dosyayı açtı: “Mir Muhammet Kerim, Mir Cafer oğlu… Devrim öncesi Zakafkasya Kadısı… Hâlen Merdakân’da ikamet etmekte.” Suçlama okundu: “Gizli dinî propaganda yapmak”, “rejim karşıtlığı”… O artık devlet gözünde bir tehlikeydi.
Savcı ilk sorusunu yöneltti: “Kadılık rütbesini hangi yıllar arasında taşıdınız?” “1904’ten 1918’e kadar.
Aynı zamanda Bakü Guberniya Ruhani Meclisi başkanı idim.” “Kolhozcular arasında Sovyet aleyhine faaliyet yürüttüğünüz iddia ediliyor.
Kabul ediyor musunuz?” “Hayır.” Şahit ifadeleri okundu.
Defin merasimlerinde rejim aleyhine konuştuğu, seçimlerin göstermelik olduğunu söylediği iddia ediliyordu.
Kerim başını hafifçe kaldırdı: “Bühtandır.
O sözler bana ait değildir.” Savcı dosyadan bir başka belge çıkardı. “Evinizde otuz dokuz adet Anti-Sovyet Kur’an ele geçirildi.” Yaşlı âlimin dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm belirdi. “Bahsettiğiniz Kur’an, bin üç yüz elli yıl önce Hz.
Muhammed’e indirilen Kur’an’dır.
O zaman Sovyet yoktu, Rus Çarlığı bile yoktu. “Senin yazdığın Kur’an’a ne diyelim?” “Ben Kur’an yazmadım.
Arapça aslından Azerbaycan Türkçesine çevirdim.” “Senden önce böyle bir iş yapan var mıydı?” “Hayır.
İlk defa ben çevirdim.
İnsanlar Allah’ın emirlerini kendileri okusun, sahte hocalara aldanmasınlar diye.” Savcı alayla eğildi: “Yani aydınlar Sovyet kanunlarını değil, senin Arap efsanelerini okusun?” “Kur’an efsane değil, Allah’ın kelamıdır.” O anda odadaki hava ağırlaştı.
Savcı bir adım daha ileri gitti: “Sovyet yönetiminin hatası nedir?” Kerim’in sesi bu kez daha netti: “Kinle, nefretle, intikamla devlet kurulmaz.
Zulüm ile abad olanın âkıbeti berbat olur.” Savcı sertleşti: “Bu sözler seni idama götürmeye yeter!” “Doğruyu söylemekten korkmam.
Bir âlimi öldürmek, bir âlemi öldürmektir.” İşkence ve Direniş Bir ay boyunca barakalarda tutuldu.
Daracık mekânlarda yirmi beş din görevlisiyle birlikte.
Böcekler, bitler, sivrisinekler, yılanlar… Beş kişi akrep ve yılan sokmasıyla can verdi.
Sorgular sürdü.
İşkence arttı.
Ellerini ve başını mengeneyle sıktılar.
Saatlerce baygın kaldı.
Ayıldığında aynı cümleyi tekrarladı: “Rüyasını gördüm… İnşallah şehit olacağım.” Savcı son bir teklif sundu: “Kasım Nağıyev ve diğerlerinin Sovyet karşıtı olduğunu söyle.
Seni serbest bırakalım.” “Yalanın altına imza atmam.
Suçsuz insanlara iftira atarak yaşamak kadar bayağı bir şey yoktur.” Duvar Dibindeki Dua Bir gün Vartanyan barakaya geldiğinde Mir Muhammet Kerim’i yarı yıkık bir duvarın dibinde ayakta buldu.
Kamburlaşmış sırtını duvara yaslamış, asasına dayanmıştı.
Dudakları kıpırdıyordu. “Ya Rabbi… Zulüm arşa dayandı.
Masum anaları, yavruları bağışla.
Bizi affeyle…” Vartanyan yaklaştı. “Kendi kendine mi konuşuyorsun?” “Yalnız değilim.
Rabbimle konuşuyorum.” “Senin Rabbinle rabıtam olsaydı ne olurdu?” “Diliniz zehir, eliniz zulüm saçmazdı.” Yürürlerken Kerim yerdeki yılanlara baktı. “Dikkat edin, üzerine basarsınız.” Vartanyan güldü: “Bizi yılan sokmaz.” “Niçin?” “Biz de onlardanız.” Kerim başını salladı: “Zalime benzemek, zulme özenmektir.
Ev yıkanın hanesi viran olur.” Hüküm Dosya “Fevkalâde Üçlük”e gönderildi.
Karar kısa ve soğuktu: “Mir Muhammet Kerim, Mir Cafer oğlu… devrim karşıtı faaliyetlerine göre güllelensin.” 2 Mayıs 1938.
Kum adasında kazılmış bir çukurun önüne getirildi.
Sarığını ve cübbesini çıkardılar.
Vartanyan sordu: “Son sözün?” “Teyemmüm etmeme izin verin.
Öldükten sonra sarığımı üzerime örtün.” Kumla teyemmüm etti.
Çukurun başında dimdik durdu.
Dudaklarından dualar dökülüyordu. “Ateş!” Kurşunlar arka arkaya göğsünü deldi.
Tam o anda Vartanyan çığlık attı.
Zehirli bir boz yılan bacağını ısırmıştı.
Askerler şaşkınlık içindeydi.
Kerim’in son haykırışı duyuldu: “Allahu ekber!” Yılan, Kerim için kazılan çukura doğru süzülüp kayboldu.
Seksen yılı aşan çileli beden, sarığı üzerine örtüldüğünde huzura ermişti.
Hazar’ın rüzgârı o gece biraz daha sert esti.
Fakat zulmün sesi geçicidir.
Hakikatin sesi ise toprağın altından bile duyulur.
Hazar’ın Fısıltısı Bugün Bakü modern bir şehirdir.
Fakat İçeri Şeher’in taşları hâlâ geçmişi hatırlar.
Mir Muhammet Kerim Bakuvi’yi kurşun susturdu.
Fakat tercümesi susturulamadı.
Çünkü bazı insanlar yalnız yaşadıkları çağ için değil, henüz doğmamış nesiller için yazarlar.
Ve hakikat, eninde sonunda kendi dilini bulur.
Hazar’ın rüzgârı her estiğinde, taşların arasından bir kalem sesi yükselir: “İlim, korkudan üstündür.” Ve bir çocuk kendi dilinde bir ayet okuduğunda, o ses yeniden yankılanır. * * *